- MEKÂN ile/ve BOŞLUK
( TOPOS/KHORA ile/ve TO KENON )
- TEK TEK CİSİMLERİN MEKÂNI ile/ve MUTLAK MEKÂN
- MEKÂN ile/ve HAYYİZ/MÜTEHAYYİZ
( Evrenin içi. İLE/VE Evrenin içinde yer kaplayan. )
( TOPOS/KHORA )
- MEKÂN ile/ve ORTAM
- MEKÂN ile/ve/değil MAHAL
- MEKÂN ve/<> GEZİ/NTİ
( BERÂY-İ TENEZZÜH[Fars.]: Gezinti için. )
- MEKÂN: BÖLÜNEBİLİYORSA ile/ve BÖLÜNEMİYORSA
( Cisim. İLE/VE Atom. )
- "DIŞ DÜNYA" ile MEKÂN
- İMKÂN: MEKÂN YARATMAK
- MUTLAK MEKÂN ile/ve FİZİKÎ MEKÂN
- MEKÂN ile/ve HAREKET
( HAREKET: GEÇMİŞ-ŞİMDİ-GELECEK'İN BÜTÜNLÜĞÜ )
( TOPOS/KHORA İLE/VE ... )
- YOL ve/> YER ve/> YÖN
( Nereden? VE/> Nerede? VE/> Nereye? )
- MEKÂN ile/ve KİŞİ/İNSAN
( Bir yerin şerefi, orada yaşayanlarladır. [ŞEREF'ÜL MEKÂN BİL MEKÎN] )
( Yerim yanındır, yerin yanımdır! )
- MAKAM ile/ve KİŞİ
- MAKAM ile/ve TAHT
( [Ar.] ... ile/ve ERÂİK[< ERÎKE] )
- BARINMA ile/ve BÜRÜNME
( MELCE'[Ar.]: Barınak, sığınak. )
- BÂM[Fars.]: Çatı, dam, kubbe.
- BEREM[Fars.]: Üzüm çubuklarının altına konulan çatal ağaç, herek. | Asma ve kabak çardağı.
-@ [Fars.] BERBÂR/E ile CİHÂN-NÜMÂ
( Çardak, sundurma. | Tahtaboş. | Kameriye. | Evin damında bulunan oda. İLE Çatının üstünde her yanı gören taraça. | Dünyayı gösteren harita. | Kâtip Çelebi'nin kaleme aldığı Asya coğrafyası.[1654] [basım 1732, İbrahim Müteferrika] )
- DOĞDUĞUN YER ile/ve/değil/yerine DOYDUĞUN YER ile/ve/> DOLDUĞUN YER
- ARKADA ile/ve/değil ARKANDA
- BERİ ile GERİ
- ALÇAK ile/değil AŞAĞI
- YUKARI/DA ile/değil AŞAĞI/DA
( Yukarılarda fazla durma, yel alır; aşağılarda fazla durma, sel alır. )
- İÇ ve/<> ÜÇ
- DÜNYA: Hareket eden.
- ENLEM ile/ve BOYLAM
( LATITUDE with/and LONGITUDE )
- TUN: Gizli yer, köşe bucak.
- ÖTÜKEN: Tanrı'nın seçtiği yer.
- GURBET[Ar.]: Yabancılık. | Yabancı yer.
( BEN GURBETTE DEĞİLİM
GURBET BENİM İÇİMDE! )
- NOSTALJİ: Sıla/memleket özlemi. Vatan özleminin hastalık haline gelişi.
- SEFER: En az üç gün ve üç gecelik bir yere gitmek üzere, bulunulan yer sınırından çıkmak.
- MEMLEKET ile/ve YÖRE
- MEYDAN ile/ve/değil ALAN/SAHA
( FORUM: Büyük meydan. )
- HARİTA ile/ve KROKİ
( ATLAS: Haritaları birarada bulunduran. [XVII. yüzyıldan beri bu tanım kullanılmaktadır] | Yunan mitolojisinde dünyayı omuzları üzerinde taşıyan Tanrı. )
- HARİTALARDA: SİYASİ ile/ve FİZİKİ
- COĞRAFYA: Strabon'un yazdığı kitabın adıdır!
( Antik Yunan'da bir tarihçi ve filozof. [M.Ö. 64 - M.S. 24] )
- KITA ile/ve ÜLKE
( CONTINENT with/and COUNTRY )
-@ BERR-İ ATÎK ile/ve BERR-İ CEDÎD
( Eski karalar/topraklar. [Asya, Avrupa, Afrika] İLE/VE Yeni karalar/topraklar. [Amerika, Avustralya] )
- PANGEA: Kıtaların biraradalığı. (milyonlarca yıl önceki)
Bu sayfanın devamı için üyeliğiniz/katılımınız gerekmektedir!...
( This part needs your membership/participation to continue on this page!... )
Sayın İhsan FAZLIOĞLU'na, İlber ORTAYLI'ya, Orhan KURAL'a, Gezginler Kulübü'ne, Sunay AKIN'a...
Evliya ÇELEBİ'ye, İbn Battuta'ya, STRABON'a...
sözlük ve yayınlarından yararlandığımız yazarlara, paylaşımları/katkıları için çok teşekkür ederiz. |
Sen yalnız adam!
Duy sesimizi!
Paran yetmez,
Yıkmaya direncimizi!
Çek git yakamızdan, çek git ülkene!
Uç uç, bu dünyadan bir daha gelme!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Bergama'dan çıktık yola, Akkuyu'ya!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Gerekirse yürümeli, Ankara'ya!
Politik söylemleriniz, parasal güçleriniz,
Kuruyan nehirler, göller sizin eseriniz!
Bu köylü, bu toprak, bu ağaç bizim!
Benim ülkem çöplük değil!
Çektirin gidin!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Bergama'dan çıktık yola, Akkuyu'ya!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Gerekirse yürümeli, Ankara'ya!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Bergama'dan çıktık yola, Akkuyu'ya!
Eller, eller, eller, eller, eller havaya!
Gerekirse yürümeli, Ankara'ya!
Teşekkürler! Sevgili, Haluk LEVENT!
|
Rio de Janerio: Yaklaşık 400 yaşındaki kentin yaslandığı tepelerden Corcovado dağında bulunan, 30 metre yüksekliğindeki ve dünyanın en geniş heykellerinden biri olan ''Christ the Redeemer'', karnavallarıyla ünlü Rio'yu ve halkını her türlü kötülüklere karşı koruyor. Brezilya'nın 10 milyon nüfuslu bu ikinci büyük kenti, koloni dönemindeki Afrikalı, Avrupalı ve Güney Amerikalı toplumların birlikte yaşamalarıyla ve hatta aralarında yaptıkları evliliklerle şimdiki kültürel yapısına kavuştuğundan, aynı heykel ''tüm ataların ve anaların'' da ortak simgesi...
Brüksel: Kentin tanıtımında en ünlü simge olan ''İşeyen Çocuk Çeşmesi'' nin de siyasi ya da dinsel tarihle hiçbir ilgisi yok. 1619 yılında Jerome Duquesnoy tarafından yapılan çeşme, Belçikalıların eski bir kent söylencesine ait... Zengin bir Brükselli, ulusal şenlikler sırasında tek ve biricik oğlunu kaybeder. Çocuk beş gün sonra Rue de l'Etuve denen ve ''soyluların'' oturdukları sokağın köşesine ''işerken'' bulunur. Sonra da aynı köşeye, bu çocuksu cesareti ''kent belleğine'' taşımak için bronz bir heykeli dikilir.
Londra: Bizde, örneğin Galata Köprüsü yerine Boğaziçi Köprüsü'nü İstanbul'un simgesi sayan ''muhafazakâr'lar ile İngiliz muhafazakârlığı arasındaki farkın en çarpıcı göstergesi, Londralıların aynı konuda tarihi 'Tower Bridge'i yeğlemeleri...
New York: Kentle birlikte ABD'yi de simgeleyen 45 metrelik ''Özgürlük Anıtı'' 28 Ekim 1886 tarihinde açıldı. Amerika'nın siyasal özgürlüğünü kutlamak ve bunu da 'Fırsatlar Şehri'ne armağan etmek amacıyla 1865'te yapımına karar verildikten 21 yıl sonra tamamlanabilen anıt-heykelin seyir katına 354 basamak çıkıyor...
Paris: Adını, tasarımcısı Gustave Eiffel' den alan ve 1930'a kadar dünyanın en yüksek yapısı olan Eyfel Kulesi (320 m.), 19. yüzyılın çelik sanayisini de anıtlaştırmıştır. Paris'in en güzel bu kuleden görünmesinin nedeni olarak; ''Çünkü Eyfel'en bakınca kendisini göremezsiniz'' denilmesi de ''zarifliğiyle'' ünlü kent halkının çelikten ''simgelerine'' yönelik nazik eleştirisidir...
Sydney: Bu kenti de bir ''mimarlık gösterisi'' simgelemekte; Opera Binası... Yelkene benzeyen çatısıyla ün yapan binayı mimar Jorn Utzon tasarladı ve 1959-1973 yılları arasında inşa edildi. Ne var ki Utzon, kendi tasarımına tümüyle uyulmadığı için 1966 yılında projeden ayrıldı. Binayı daha sonra Avustralyalı bir grup tamamladı. Sydney'in hemen tüm kartpostallarında Opera Binası yer almakta...
Kopenhag: Kuzey Avrupa'nın soğuk denizlerinde gemicilerin düşü olan ''denizkızı'' bu kentin simgesi. Danimarkalı yazar Andersen' in dünyaca ünlü öykülerinden esinlenilerek limana yapılan küçük heykel, âşık olduğu prensle ancak kıyıya çıkarak görüşebilen denizkızını anlatıyor...
|
II. Mahmut'tan Yunan İsyanına Destek
Nisan 1821, Fener Patrikhanesi
Alemdar Mustafa Paşa Rumeli askeriyle Topkapı Sarayı'nın kapısına
dayandığında padişah IV. Mustafa hem III. Selim'in, hem de II. Mahmut'un
öldürülmesi emrini vermişti. Selim öldürüldü ama Mahmut haremdeki
kadınların yardımıyla kurtuldu ve ardından tahta geçti. Napolyon'un çağdaşı
olan II. Mahmut, Fransız imparatorunun Rusya'nın üzerine yürümesinden
memnundu.
Napolyon'un başarıları yüzyıllardır Ruslarla savaşmakta olan Osmanlıların işine
geliyordu. Dolayısıyla Fransızlarla Osmanlıların ilişkileri bu dönemde hayli
gelişecekti. Avrupa ve Rusya Napolyon'la uğraşırken II. Mahmut da Osmanlı
İmparatorluğunda bazı reformlar yapma olanağını bulacaktı.
Ancak Fransa sadece Avrupa ve Rusya'nın başına bela olacak bir Napolyon'u
çıkarmakla kalmamıştı, aynı zamanda 1789 devrimini de gerçekleştirmiş ve bu
devrimin rüzgarı Osmanlının egemenliği altındaki topraklara kadar ulaşmıştı.
Fransız devriminin yaydığı fikirler, başta Balkanlar olmak üzere, Osmanlıların
da canının sıkılmasına neden olan milliyetçi akımları birçok yerde
güçlendirecekti. Bunlardan biri de Yunanistan'dı. Ortodoks dininin egemen
olduğu Balkanları kendi hegemonya alanı olarak gören Rusların, Sırbistan ve
Yunanistan'ın bağımsızlığı için uğraşmaları anlaşılır bir şeydi.
Nitekim 1814'de, Rusya'daki Yunan tüccarları tarafından Odesa'da kurulan
"Philiki Hetairia" örgütü Yunan bağımsızlığı için önemli bir adım olacaktı. Bir
süre sonra Osmanlılardan bağımsızlık kazanmak için Balkanlarda başlatılmak
istenen savaş hemen sonuçlarını vermeyecekti ama artık fitil de tutuşturulmuş
oluyordu.
Aslında kendilerini Bizans İmparatorluğunun varisi olarak gören Rumların
Osmanlı egemenliği altında hayli ayrıcalıklı bir statüsü vardı. Başkent
İstanbul'un nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Rumlar dış ilişkiler başta
olmak üzere Osmanlı devletinin birçok önemli mevkisini işgal ediyordu.
Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde kullandığı dil esas
olarak Yunancaydı. Tabii en önemlisi de Fener Patrikhanesi'nin İstanbul'da
bulunmasıydı. Ortodoks kilisesinin merkezinin İstanbul'da olması ve varlıklı
Fener aristokrasisinin Osmanlı sultanlarıyla iyi geçinmeyi temel alan ilişkileri
Osmanlının Yunan/Rum tebaasıyla olan ilişkileri açısından da belirleyici bir
öneme sahipti.
Ama ne olursa olsun, sonuçta Yunanistan yüzlerce yıldır Osmanlı'nın egemenliği
altındaydı ve artık çağ ulusal esaslara göre yeni devletlerin mantar gibi
fışkırdığı, ulus-devlet modelinin evrenselleşmeye başladığı bir çağdı. Dolayısıyla
Yunanistan'ın da kendi bağımsızlığı için ayaklanması ve savaşmaya başlaması
doğaldı. Uzunca bir zamandan beri Yunanistan ve Arnavutluk'un bir bölümünde
fiilen hükümranlık kurmuş Tepedelenli Ali Paşa'nın II. Mahmut'un orduları
tarafından tepelenmeye çalışılmasını fırsat bilen Yunan milliyetçileri Mart
1821'de ayaklandılar.
Asıl destek adalardaki tüccarlardan, orta sınıftan ve köylülerden geliyordu.
Özellikle deniz ticaretiyle uğraşan Yunan adaları hem zenginleşmiş, hem de
başta Marsilya olmak üzere Fransa ile olan yoğun ilişkileri çerçevesinde
milliyetçi fikirlere açık hale gelmişti. Bir yandan Tepedelenli Ali Paşa, diğer
yandan da İran'la savaş halinde olan Osmanlı orduları ilk aşamada isyanı
bastırmakta güçlük çektiler.
Böyle bir ayaklanmayı pek beklemeyen II. Mahmut büyük bir öfkeye ve paniğe
kapıldı. Paniklemişti, çünkü Rumlar hep birlikte ayaklandıklarında İstanbul'u,
en azından Galata ve Beyoğlu'nu ele geçirirler diye korkuyordu. Nitekim gizli bir
emir vererek İstanbul'daki Müslüman ahalinin böyle bir Rum ayaklanmasına
karşı koymak üzere silahlanmasını istedi. Yeniçeri kışlalarına da gerektiğinde
sivil halka dağıtılmak üzere yeteri kadar silah bulundurmalarını emretti.
Öfkesini ise Fener Patrikhanesi'nden çıkaracaktı. Evet, yüzlerce yıldır ataları da
her türlü başkaldırıyı kan dökerek, şiddetle bastırmıştı ve atalarından bildiği
yolu izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca o sıralarda aşınmış olan merkezi otoriteyi,
yani kendi otoritesini güçlendirmek için yerel otoritelerin ve ayaklanmaların
üzerine şiddetle giderek despotlukta bir hayli ün de kazanmıştı. Ama yine de
öyle akılsızca hareket edecekti ki, karşısındaki güçleri birleştirmekle
kalmayacak, durduk yerde bir din şehidi yaratacak ve kendisine karşı mücadele
edenlere etkili bir bayrak armağan edecekti.
Dönemine göre bir "aydın" olduğu söylenebilecek padişahın "aydın despotluğunu"
annesi "Fransız Sultan"dan aldığı ileri sürülmüştü. Ve kan dökmeye alışık bu
"aydın" Sultan, Yunan ayaklanmasının arkasında Ortodoks kilisesinin olduğuna
inanıyordu. Öyleyse önce kilisenin önde gelenlerini cezalandırarak işe başlamak
gerekir, diye düşünüyordu. Oysa Fener Patrikhanesinin patlak veren
ayaklanmanın arkasında olduğu kanıtlanamazdı. Evet, kimi yoksul papazlar ve
din görevlileri isyancılarla beraber olabilirdi, ama Fener yöneticileri, patrik ve
piskoposlar bu hareketten rahatsızdılar ve kendi konumlarını da tehlikeye
attığının bilincindeydiler.
Nitekim Mora'da ayaklanma başladıktan sonra Fener Patrikhanesi Ortodoks
Kilisesi adına resmi bir açıklama yapacak ve ayaklanmayı kınarken Sultan'a
bağlılığını bir kez daha vurgulayacaktı. Ancak II. Mahmut açısından bunların
hepsi oyundu. Fener Patrikhanesi hem ayaklanmayı gizlice destekliyor, hem de
kendisini kurtarmak için bu tür açıklamalar yapıyordu. Oysa durum böyle olsa
bile, bu açıklamanın ayaklanan güçleri bölmek için bir silah olarak kullanılması
mümkünken öfkesinin esiri olan padişah budalaca hareket edecekti.
İşte böylece, Mora'daki ayaklanmanın başlamasından birkaç hafta sonra, 22
Nisan 1821'de yaklaşan Paskalya için ayin yapılırken silahlı askerler Haliç'in
kıyısındaki Fener Patrikhanesi'ne daldılar. Ayinin bitmesini sabırsızca
beklemeyi nasıl akıl ettiler Allah bilir, ama ayin biter bitmez tören cüppeleri
içindeki Patrik Gregorius ve beraberindeki piskoposlarla papazları yakaladılar.
Bir anda ortaya çıkan cellatlar kementlerini Patrikle diğerlerinin boynuna
dolayıverdiler. Sürüklenerek Patrikhanenin kapısına getirilen Gregorius
buradaki bir çengele asılıverdi. Tüm Rumlara gözdağı vermek için Patriğin
cesedi üç gün boyunca orada asılı kalırken, diğer piskoposlar da İstanbul'un
çeşitli semtlerinde aynı şekilde asılarak günlerce teşhir edildi. Sultan Mahmut
bu katliamın ardından Rumların tepki gösterebileceğini de düşünmüş ve
İstanbul'a dışarıdan askeri birlikler getirtmeyi ihmal etmemişti.
Ayrıca Müslüman halk da Rumlara ve Hıristiyanlara karşı silahlandırılıp,
kışkırtıldı. Gözü dönmüş topluluklar günlerce İstanbul'un altını üstüne getirerek
terör estirdiler; insanları öldürdüler, kiliseleri yağmaladılar, hatta Patriğin
tahtını bile parçaladılar.
Bu arada Sultan Mahmut'un da öfkesi dinmek bilmiyordu. İyice çileden çıkmış
olan Padişah, Ortodoks Hıristiyanları daha da aşağılamak ve küçük düşürmek
için Patriğin cesedinin Yahudilere verilmesini ve bir pazar yerinde Yahudiler
tarafından ayağından sürüklendikten sonra bir taşa bağlanıp Haliç'e atılmasını
emredecekti.
Böylece Osmanlı Sultanı İstanbul'daki Rumların herhangi bir harekete
kalkışmasını belki önlemişti ama bir anda imparatorluk topraklarında
yaşayanların dörtte birini, sadece Rumları değil bütün Ortodoks Hıristiyanları
kendisine düşman etmeyi başarmıştı.
Olanlara kayıtsız kalmayan Avrupa devletleri Osmanlı devleti üzerinde ağır bir
baskı kurdu. Bu arada zaten geleneksel olarak eski Yunan uygarlığından gelen
hayranlık ve bağlılık duygulan artık tüm Avrupa'da Yunanistan'ın bağımsızlık
savaşının daha büyük ölçüde desteklenmesini getirecekti. "Barbar Türkler"
"Uygar Yunanlıları" böylesine vahşice katlederken Avrupa'nın hareketsiz
kalması mümkün değildi. Ve sonuçta çok geçmeden Yunanistan tam da bu
destek sayesinde, Avrupa'nın Hıristiyan devletlerinin eliyle bağımsızlığını
kazanacaktı.
Yunanistan'daki ayaklanmalar Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim
Paşa'nın ordusuyla bastırılacaktı ama Rusya ve diğer büyük devletler yapılanları
unutmayacak ve Yunan davasının zafere ulaşmasını sağlayacaklardı. 1827'de
Navarin'de Osmanlı-Mısır donanması ağır bir yenilgiye uğratıldıktan ve Ruslar
yine Balkanlara indikten sonra Eylül 1827'de Edirne'de yapılan anlaşma ile
Yunanistan'ın bağımsızlığı resmen tanınacaktı.
Öte yandan cesedi Haliç'in sularına atılan Gregorius'un hikayesi orada bitmedi.
Bağlandığı taştan kurtularak suyun yüzeyine çıkan ceset Rusya'ya tahıl götüren
bir Rum gemisi tarafından bulundu. Bunun "din şehidi" Patrik için ilahi bir
mesaj olarak algılanması kadar doğal bir şey olamazdı. Gemi Odesa'ya
ulaştığında Gregorius dini ve vatanı uğruna şehit olmuş kutsal bir kişi, bir "aziz"
olarak büyük bir törenle toprağa verildi. Aslında Osmanlıya bağlı olan ve
ayaklanmacılara karşı çıkan talihsiz adam artık bağımsızlık mücadelesi
verenlerin elinde bir meşale olacak ve hep öyle kalacaktı.
Yarım yüzyıl sonra Ruslar Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkileri geliştirmek
için Patriğin kemiklerini anavatanı Yunanistan'a gönderdiler. Atina'daki
Metropol katedralinin girişine defnedilen Patriğin mezarı o gün bugündür dindar
Yunanlılarca bir türbe gibi ziyaret ediliyor.
|
Madenlerden tel ekme tekniğini bulmakla yetinmeyen insan, bu icadından çeşitli sanat ve sanayi
dalları yarattı. Kafes ve kümes telinden, gelin ve telgraf teline uzanan tel türlerinden birisi
de dikenli teldir. Kadayıf telinden çok devedikenine benzeyen dikenli tele "teldikeni" de
denebilirmiş ama, adı konmuş bir kere, değişmesi zor. Bozkırda sığır güden kovboylar için üretilen
dikenli tel, savaşlarda toplama kamplarında kullanılmış. Kimi ülkeler telin üretimini, kimi
ticaretini yasaklamış; ötekiler de tüketimi. Ülkemizde dikenli telle ilgili yasal kısıtlamalar
olup olmadığı kesin bilinmiyor. Ancak nerede "yasak" levhası varsa onun yakınında dikenli tel
örgü bulunması yabancı konuklarımızın hemen dikkatini çekiyor. Çünkü, yasak ya da tehlikeli
bölge simgesi olan dikenli telin tüketim düzeyi, ülkenin kültür düzeyi ile yapısal ve açısal
sorunlarını gösteriyor. Filtreli sigara ve Calcium(kuvvet) iğnesi türünden Frenk icatlarına
fazlaca düşkün olan milletlerin dikenli tel tüketme eğiliminin giderek yükseldiği saptanmış.
Yakın geleceğin üst düzey devlet yöneticiliğine aday olan sevgili evlatlarımıza karşı dikenli
telin saldırganca kullanıldığı da anlaşılmış. Üstelik, eskiçağlarda "dikendutu" olarak bilinen
böğürtlen çitleri yerine, günümüzde dikenli telörgüler kullanılması da çocuklarımızı hiç mutlu
etmiyormuş. Nüfusunun yüzde elli oranında şehirli, yüzde yetmiş oranında okuryazar olmasıyla
övünen Türkiye'deki dikenli tel tüketimi, plancılarla iktisatçıların tüylerini diken diken eden
bir artış hızına ulaşmış. Kesin olmayan ilk hesaplamalara göre yıllık yüzde yüzyirmisekiz
dolayındaki tüketim artışı, resmi enflasyon rakamlarını üçe katlayabilen tek tüketim kalemidir.
Bu denemede, dikenli telin şehir halkı ile topluma etkileri üzerinde durulmakta, güncelleşen
milli soruna medeni bir çözüm yolu aranmaktadır.
Dikenli telin güvenilir tarihçesi ne yazık ki hâlâ yazılmamış. Tüm bildiklerimiz, yabancı dillerdeki
ünlü ansiklopedilerden aktarılıyor. İlk üretim patenti 1874 yılında alınmış. Amerikalı mucit,
madeni tele diken takmanın teknik kolayını (aletini) bulmuş. Erkeksi görüntüsünü vurgulamak
için, bu yeni icada "sakallı tel" adı verilmiş. Çoğu sakallı olan yiğitlerimiz, Birinci Dünya
Savaşı sırasında Mısır'da tanıştıkları yeni silaha "dikenli tel" adını koymuşlar. Sakalın traş
çaresi var da dikeninki yok. Dikenli tel örgüler, o gün bugündür, düşmanlara, kaçakçılara,
hırsızlara, savaş esirlerine tutuklulara, gözaltına alınanlara karşı bir güvenlik önlemi (aracı)
olarak, inşaat şantiyelerinde, Hazine'den tahsisli resmi konutlarda, spor-eğitim ve turizm
tesislerinde, yasak ve hassas bölgelerde, saray, köşk, müze ve çocuk bahçelerinde kullanılıyor.
Kendi ülkelerinde dikenli teli belki hiç görmemiş olan kimi diplomatlar, bizdeki yaygın
kullanıma özenerek, Kançılarya ve Rezidansların bahçe duvarlarını dikenli tellerle takviye
etmeye başlamışlar. Bilinen çoğu örnek olaylar, dikenli tel çitlerin, aslında etkili olmadığını
ve sadece "yasak" anlamında kullanıldığını ortaya koyuyormuş.
Genellikle güvenilir kaynaklardan alınan derlenen doğrulanmamış bilgilere göre, 1890'da 2000 ton
olan dünya dikenli tel üretimi, 1930'da yaklaşık 200.000 tona, 1980'de 22.888.900 metrik tona
ulaşmış. Avrupa, Akdeniz ve İslam ülkeleri arasındaki tüketim hızı artışında Türkiye yıllardır
ilk sıraları koruyormuş. BM istatistikleri, sanayi ülkelerinde üretilen üstün kaliteli dikenli
tellerin daha çok gelişmekte olan ülkelerde tüketildiğini gösteriyormuş. Sivil amaçlı projelerde,
DT-7-ASA 9000 TSE standardına uygun (galvanizli çelikten yapılmış) piyasada "Kirpi" mal diye
bilinen ithal mallar ihracatında adı geçen ülkeler, dikenli tel kullanılmasını tümden yasaklamışlar.
Hatta, et ve süt paketleri üzerinde "Dikenli telsiz çiftliklerde üretilmiştir" damgası vuruluyormuş.
Afrika İnsan Hakları Derneği'nin 1986 tarihli araştırması da, dikenli telin hayvanlardan çok
yurttaşlara ve şehirlilere karşı kullanıldığı gerçeğini ortaya koymuş.
İlk "Dikenli Tel Yasası" 1894'te İngiltere'de yürürlüğe girmiş. Yasa, dikenli telin insanlara ve
hayvanlara zarar verecek şekilde kullanılmasını yasaklamış. Meskûn yerlerde ve yol kenarında kurulu
tel örgüler kaldırılmış, yasaya uymayan kişi ve kurumlara ağır cezalar kesilmiş. Yasa başarılı olmuş.
Medeni ülkelere sokulmayan dikenli teller, günümüzde artık medeniyet merkezi sayılan şehirlerde
görülüyor. "Gülü seven dikenine katlanır" sözü uyarınca, dikenl tel, en çok da, anıt ve sanat
yapıları, okullar, luna-parklar ile çocuk bahçelerinde "yasak" (girilmez/geçilmez/dokunulmaz)
anlamında kullanılıyor. Kime karşı, neden yasak? Malı mı koruduğu yoksa canı mı sakındığı?
belirsiz olan yasağın kendisi, tehlikesinden büyük bir simge! "Dikkat Köpek Var!" ihbarı gibi,
"Dikkat Dikenli Tel" diye uyarmak gerekir hemşerileri.
Dikenli telden korunmak için neler yapılabilir? Telin dikenlerini traşlayan elektriklitraş makine
patenti 1974'te alınmışsa da, yapılan pazar araştırmaları sonunda, talep azlığı nedeniyle
üretime geçilememiş. Uluslararası Hayvanları Koruma Derneği'nin dergisine göre, en basit ve
ucuzundan bir tel makası ve iki kalifiye işçi ile yaklaşık 200.000 metrelik tel örgünün üç günde
kesilip kaldırılacağı; diken-traş makinelerine hiç ihtiyaç bulunmadığı anlaşılmış. Bu yüzden
diken traşlama makinesi yerine, çim-biçme makineleri alınması tavsiye ediliyor.
En kolay ve etkili çözümü Türk çocukları bulmuş. Dikenli telleri, birer yay teli gibi gerip
birbirine bağlayarak tel örgülerde 40-50 santimetrelik pencereler açmayı öğrenmişler. Çok büyük
değil ama geçmeye yetiyor. Gönüller şen olsun! Büyüklerce tasarlanan tel engellerin çocuklara
karşı etkili olmadığı görülüyor. Uzun sözün kısası, dikenli tel, öyle aşılmaz, geçilmez, sağlam
ya da dayanıklı bir engel değildir. Tırmalar, yaralar, belki sakatlar ama kararlı kişileri
durduramaz. Hele bizim mahalle çocuklarını asla!
Dikenli telle yıllardır içli-dışlı yaşamaya alışmış bir toplumdaki dikenli tel alışkanlığı nasıl
giderilebilir? Günlük hayatımızın parçası olan tellerden vazgeçilebilir mi? Şili, Peru ve
Uruguay'daki ilk denemeler, yasağın karaborsaya yol açtığı ve milli standarda uymayan malların
piyasaya sürüldüğünü göstermiş. Halkın taklitlerden sakınması güçleşmiş. Ayrca, "Dikenli tel
kullanmak yasaktır" levhalarının dikenli telle çevrilmesi de -resmi tüketimin artmasına yol
açarken- muhalefet basınında çıkan karikatürlere konu olmuş.
Dikenli telin sakıncası yalnızca ele-göze batmasından, gelip geçen vatandaşların elbise ve eteklerini
yırtmasından, her ay yüzler ve binlerce çocuğa yok yere tetanoz serumu yapılmasından ibaret
değildir. Asıl üzerinde durulması gereken sorun, dikenli telin gelişigüzel kullanımından doğan duygusal
tepki ve manevi yıkıntılardır. AT ülkeleri, Belediyeler Biriği Genel Kurulu, dikenli telle korunmuş
kent mekânlarının, hemşeriye hakaret, çocuklara saldırı, milli onura saygısızlık, kamu yararına
"muzır" olduğuna karar vermiş.
Güney Amerika'da 1985'te yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, dikenli telli şehirlerde yetişen
çocukların, küçüklerini sevmediği, büyüklerini saymadığı, vatandaşlık görevlerini yerine getirmediği
görülmüş. * Yakın Doğu'nun Sincan özerk yöresinde at koşturan soydaşlarımızla geçen yaz yapılan
bilimsel söyleşide, Uygurlar'ın dikenli tel örgüleri hiç bilmedikleri anlaşılmış. New York
Belediyesi de, Batı Yakası'nın Öyküsü filminden sonra okul bahçeleri çevresindeki tel
örgüleri tümden kaldırmaya karar vermiş. Çünkü bu okullarda yetişmiş çocukların 2-3 katlı
binalara merdivensiz tırmandıkları görülmüş.
Dikenli telden yapılmış en ünlü engel, Birinci Savaş'ta Avusturya (Alp) Cephesi'nde savaşan ve
zafer kazanan İtalyan piyadelerinin "Konçertino" (Küçük Konçerto) adını verdikleri
istihkam (savaş) aracıdır. Akordiyon körüğü gibi açılıp kapanabilen, rüzgarlı kış gecelerinde,
memleket ezgilerini anımsatan özlem dolu sesler çıkaran dikenli kangallar bir dönem Napoliten
serenadlar kadar ün kazanmış. İtalyan savaşçılarn kara mizahı, medeniyet yolunda ilerleyen
insanlık onuru için görkemli bir esin kaynağı olabilir mi? diye düşünüyorum.
Fantastik çözüm yolları geliyor insanların aklına. Önce, dikenli tel örgülerin önünde ya da
arkasına yerleştirilecek sanayi tipi, kuvvetli hava üfüren vantilatörlerle, dikenli tellerin
müzik yapma gücü kanıtlanabilir ve amatör müzikseverlerin bu telleri dev akordiyonlar gibi
çalması sağlanabilir. İkinci ve daha etkili çözüm yolu olarak şehir merkezi (Centrum) çevresinden
sökülecek dikenli tellerden yapılacak Santurlar, Belediye konservatuvar öğrencilerine parasız
dağıtılabilir. Hele bir düşünün, değerli dostlarım: "Konser ya da Konçerto alanı: Giriş Serbesttir!
Alışageldiğimiz, dikenli yasaklar yerine kulağa ne kadar hoş geliyor, değil mi?
Yasaklar konusunu işleyip de, dikenli tel örgülere yer vermeyen kimi usta sanatçılarımıza buradan
kişisel bir çağrıda bulunmak istiyorum. Yaşar Kemal gibi yazarlar dikenli tel yasaklarına karşı
bir kampanya açabilirler. Kampanyanın koordinatörlüğünü belirlemek üzere uluslararası yarışmalar
da düzenlenebilr. Belediye Başkanlığı, İl Eğitim Müdürlüğü ile İlçe Zabıta Amirliği'nin açılacak
yarışmaya danışman olarak katılması sağlanabilir. En çok (kilo veya kilometre) dikenli teli en
kısa zamanda söküp kaldıran yerel örgüte, çocuk ve yaşlı hemşerilerden kurulu yarışma jürisi
tarafından Büyük Belde Belediyeler Birliği (BBBB)'nin Başarı Beratı (BB) verilebilir. Yarışmayı
kazanan örgüt bandosu ile Konservatuvar Santur Heyeti'nin şehir merkezinde konserler vermesi de
düşünülebilir. Tanıtma Vakıflarımız, yeni spor dalının, Akdeniz ve Balkan Oyunları ile Olimpiyat
programına alınması için harekete geçirilebilir. Uluslararası yarışmalardaki ulusal başarılara
yıllardır özlem duyan ülkemiz, bir yandan altın madalyaları toplarken, barışcı çabalarındaki
başarısından dolayı Nobel'e aday da olabilir. Belki hayal denecek ama dikenli tel örgülerimizin
kaldırılabileceğini ve şehir merkezlerinin dikensiz, toplu-taşıma raylar ile örülebileceğini
sanıyorum. Dikensiz şehir merkezlerinde yetişen kuşakların güllere karşı daha duyarlı ve saygılı
olacaklarını da hayal ediyorum.
Dikenli tel, ekili tarlaları, başıboş sürülere karşı başarıyla korumuştur. Endüstrileşen ülkelerde
bostana giren danalar tasarım önlemleriyle durduruldu. Zamana ayak uyduramayan ve geri kalmış
ülkelerde, şehirlerin konut, eğitim, sağlık, üretim, ulaşım, dinlenme ve savunma bölgeleri
birbirine karışınca, tel örgülü yasaklar kaçınılmaz olmuş. Çağdaş Belediyeler, savaşı anımsatan
yasakları yaşatmak yerine dikensiz mekanlar yaratmak yolunu seçti. Kent bölgeleri yasalarla
belirlenince dikenli tel yasaklara gerek kalmamış. Parklarda, hipodromda, Hisarda, stadyumda,
okulda ve otoyoldaki dikenli "yasak"ların yerini biz de deneyebiliriz. Halk dilinde "köşeyi
dönmek" başarmak anlamına gelir. Oysa Hemşeri, köşeleri değil, kestirmelerin dikkenarlardan
yaklaşık, üçte-bir oranında daha kısa ve kârlı olduğunu keşfetmiştir. Dikdörtgen prizmanın
köşegenleri yaya trafiğe açılınca, köşeleri bekleyen dikenler işlevsiz kalır. Böylece, uygar
davranışa duyarlı şehir tasarımı, dikenli telin kullanma gerekçesini ortadan kaldırır. Dikenli
tele çözüm bulan Belediye (Başkanı), "Gidemediğin yer senin değildir." sözüyle ünlü Sivas Valisi
Halil Rıfat Paşa gibi, tarihe geçebilir. Gidilen her yer belediyenin, vatandaşın malı olur,
vatan olur. Bu öneri de, kuşkusuz, biraz hayal-kurgudur ama gerçek-üstü kuruntu değildir.
Vatandaşımıza, "Girebildiğin her yer senindir. Bu vatan senindir" diyebilmeliyiz.
* Manuel Scorza, Dikenli Tel adlı belgesel romanında (Türkçesi 1975), dikenli teli bir
silah gibi kullanan sömürgecilere yenik düşen ve tüm otlaklarını yitiren Peru'lu köylülerin
öyküsünü anlatır. Köyün rahibi, dikenli tel örgüyü "Şeytanla top oynayan kişinin işine",
Yerli-köylülerse, "Tanrı'nın Gazabına" benzetmişler, Tanrı'ya yalvarmışlarsa da sonuç hiç
değişmemiş!
Sayın Bozkurt Güvenç'in, İnsan ve Kültür adlı kitabından...
|
|